TUZ KOKAR MI?
Düşenin derdinden düşen anlar demiş Hoca… Peki, Karabük Üniversitesi’nde benzer tecrübeler ve tartışmalı benzerlikler mi bir araya geliyor?
Bugün bu köşeye normalde bambaşka satırlar yazacaktım. Hayatın bazen sadece kaybetmekten ibaret olduğuna dair…
Keltepe’nin kayak merkezi olmasına yönelik yaptığı keşiflerle adından söz ettiren Suat Şafak Arar’ı;
Safranbolu’nun UNESCO sürecine ömrünü veren Aytekin Kuşçu’yu;
O eşsiz fotoğraf arşiviyle Safranbolu’nun tesciline katkı sunan, nezaketiyle gönüllerde taht kuran değerli diş hekimi Bora Beniç’i kaybetmenin acısını;
Karabük’ün kaybedilen değerlerini paylaşacaktım.
Yaşayanlar için hayatın aslında koca bir vedadan ibaret olduğunu; maddi, manevi kayıplar zinciri olduğunu vurgulayacaktım.
Hazırdı yazım.
Ancak öncelikli gelişmeler nedeniyle biraz ötelemek zorunda kaldım.
Çünkü yaşanan bazı olaylara, daha doğrusu Karabük’ün en hayati kurumlarından birinin üzerinde biriken tartışmalara sessiz kalamadım.
Liyakatin tartışmaya açıldığı, sağduyunun geri plana itildiği bir iklimde susmanın bir ihanet, konuşmanın ise kaçınılmaz bir sorumluluk olduğuna inanıyorum.
Bu nedenle, herkesin bildiği o meşhur deyimi bir kez daha hatırlatmak gerekiyor:
Tuz kokar mı?
Normal şartlarda kokmaz.
Ancak son dönemde alınan bazı kararlar, yaşanan gelişmeler, sergilenen tavırlar ve o meşhur “ben yaptım oldu” dayatmaları, bu sorunun artık en yüksek perdeden sorulmasına neden oluyor.
Akademik unvanların ve idari yetkilerin zırhına bürünerek yapılan tercihler, kamuoyu vicdanında derin bir yara açıyor; ciddi bir rahatsızlık oluşturuyor.
Bu rahatsızlık şahsi bir tepki değil; şehrin ve üniversitenin geleceğine dair duyulan ortak bir endişenin dışavurumudur.
Buradan bu şehrin siyasetçilerine, kanaat önderlerine, kendisini “şehir ağabeyi” olarak tanımlayanlara ve idarecilere sesleniyorum:
Bu tartışmaların daha da büyümemesi için şeffaflık, hesap verebilirlik ve liyakat ilkesi mutlaka devreye girmelidir.
Karabük Üniversitesi gibi kentin vitrini olan bir kurumda alınan kararlar, “ben yaptım oldu” anlayışıyla değil; liyakat esasları çerçevesinde, kamuoyunun hassasiyetleri gözetilerek yürütülmelidir.
Toplumun farklı kesimlerinde yankı bulan bazı iddialar ve soru işaretlerinin görmezden gelinmesi ya da “özel alan” gerekçesiyle geçiştirilmesi, tartışmaları bitirmez; aksine derinleştirir.
★★★
Sosyal medyada dolaşırken bir paylaşım dikkatimi çekti. Paylaşım, BRTV Yönetim Kurulu Başkanı, Karabük Gazeteciler ve İletişim Derneği (KAGİD) Başkanı ve bölgemizin deneyimli araştırmacı gazetecilerinden Mehmet Çetinkaya’ya aitti.
Paylaşım, Karabük Üniversitesi bünyesindeki Safranbolu Türker İnanoğlu İletişim Fakültesi’nde yaşanan dekanlık değişikliğine ilişkindi. Ancak mesele yalnızca basit bir görev değişimi değildi. Kullanılan ifadeler, satır aralarında derin bir kırgınlığı ve ciddi bir hayal kırıklığını barındırıyordu.

Bu cümleler, sıradan bir idari tasarruf değerlendirmesinin çok ötesine işaret ediyordu. Özellikle, “İyi ki, Fatih Bayram hocamız gibi çok kıymetli bir Dekanımızın görevden alındığı günleri de görmedi. Üzülür, kahrolabilirdi. Ruhu şad, mekanı cennet olsun. Bu okulun yapımı sırasında karşılaşılan birçok sorunun çözümünde bizim de katkımız olduğunu Karabük Safranbolu kamuoyu bilir. Bu günleri göreceğimi bilsem kılımı bile kıpırdatmazdım. Yazık!” ifadeleri, ancak ciddi bir hayal kırıklığının ardından kurulabilecek bir cümledir ve sıradan bir idari tasarruf değerlendirmesinin çok daha ötesindedir.
Mehmet Çetinkaya’nın mesleki titizliğini bilenler bilir. Kolay kanaat getiren biri değildir. Habercilik inadını yakından bilirim. Bir konuyu yazıyorsa, ya uzun süre araştırmıştır ya da güçlü bilgilere ulaşmıştır. Buna rağmen bu paylaşımda ayrıntılara girmemiş; yalnızca kapıyı azıcık aralamış, meseleyi kamuoyunun merakına ve vicdanına bırakmış.
Aslında meraka değil, ince dokunuşlarla kamuoyunun sahiplenmesine bırakmış.
Çünkü Karabük Üniversitesi, Karabük’ün ta kendisidir.
Karabük halkının gözbebeğidir.
Bu noktada, doğal olarak soru işaretleri zihinlerde dolaşmaya başlıyor.
Üniversiteler; bilgi üretiminin, fikrî emeğin ve akademik sürekliliğin merkezidir. Bu merkezlerde yaşanan her gelişme doğal olarak merak uyandırır. Özellikle de şehirden kopuşlar, beklenmeyen ayrılıklar, “ben atadım oldu, ben yaptım oldu” anlayışı ve açıklanmayan süreçler söz konusuysa.
Hele ki kurucusunun anısına saygısızlık olarak algılanan uygulamalar varsa…
Bu sorular sorulurken kimseyi peşinen suçlamak ya da zan altında bırakmak değil; kamuoyunun bilgi alma hakkını hatırlatmak gerekir.
Mesela, İletişim Fakültesi’ne yeni bir dekan ataması yaptınız. Peki, bu kritik görevlendirmeyi hangi kriterlere, hangi liyakat esaslarına göre gerçekleştirdiniz?
Karar vericilerin şu soruların yanıtlarını bildiğini varsayıyoruz; ancak kamuoyu adına sormak da bizim görevimiz:
- Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi’ndeki görev sürecinden ayrılış hikâyesine dair tüm detaylar masaya yatırıldı mı?
- Kastamonu Üniversitesi’ne geçiş ve oradaki görev süreci şeffaf biçimde analiz edildi mi?
Ve kamuoyunda fısıltı hâlinde dolaşan; henüz açık kaynaklara yansımamış, açıkça yazılmayan sorular…
Bunlar birer iddia değil; şehirde konuşulan ama henüz somutlaşmamış bir merakın ifadesidir.
Amaç bir kurumu yıpratmak değil; aksine söylentilerin, kulaktan kulağa yayılan belirsizliklerin önüne geçmek; şehri esir alan o ağır söylenti bulutlarını dağıtmaktır.
Çünkü sessizlik çoğu zaman belirsizliği büyütür; belirsizlik ise güveni zedeler.
★★★
Tam bu noktada Nasrettin Hoca’nın meşhur fıkrası geliyor insanın aklına.
Nasrettin Hoca bir gün ağaçtan meyve toplarken dengesini kaybedip yere düşer. Acı içinde bağıra bağıra kıvranırken yanına gelenler, “Abartma hoca, neyin var ki, amma nazlı çıktın” der. Hoca ise bu umursamazlığa hiddetlenerek tarihe geçecek o cevabı verir:
“Siz gidin, bana ağaçtan düşen birini getirin; halimden ancak o anlar!”
İlkokul yıllarımızın vazgeçilmez fıkralarında dile gelen o tarihi deha aslında tek bir cümleyle hayatın şifresini verir:
Düşenin derdinden, ancak düşen anlar.
Hoca bu cevabıyla zihnimizdeki sınırları kaldırırken, bizleri düşüncelerimizde özgür bırakan benzersiz örneklerin de kapısını aralar.
Hoca’nın bu kıssası, aslında hayata dair evrensel bir yasayı fısıldar bizlere: İnsan, kendi aksini arar; ruhu ruhuna, meşrebi meşrebine uygun olanla hemhal olmak ister.
Zira hüzünlü olan hüzünlüyle, neşeli olan neşeliyle teselli bulur.
Fikri neyse, zikri de ona göre şekillenmiş gönülleri ister yanında;
Bektaşi Bektaşi’yi arar; kelamı bir, sofrası bir olsun diye.
Aynı ideallere gönül verenler omuz omuza verir; yolları ve kaderleri bir olsun diye.
Liyakati esas alan, ilmiyle yaşayan bir akıl; yine aklıselim birini ister yanında; bilgisini çoğaltabilsin, hikmeti anlayabilsin diye.
Buna karşın; kavgacı mizaçlı olan oyun bozanı arar; hırçınlığına ortak bulabilsin diye.
Karanlık düşüncelere sahip olan, kendisine bir başka karanlığı yoldaş seçer; sapkınlıklarını, hatalarını meşrulaştırabilsin diye.
Şiddeti bir yöntem sanan, kendisi gibi şiddet yanlısını ister; zorbalığına güç, öfkesine paydaş katabilsin diye.
Velhasıl, herkes kendi yankısını arar bu hayatta. Fikri neyse, ‘aynasını’ da ona göre seçer.
İşte bu yüzden Nasrettin Hoca’nın o ince zekâsı hayatın her alanında karşımıza çıkar; öyle ki yasalar ve nizamlarda bile benzer mizaçların ve benzer fiillerin sahipleri, aynı iklimin gölgesinde bir araya getirilirler.
Tam da bu yüzden, Karabük Üniversitesi’nde yükselen rahatsızlıklara bakıp sormak gerekiyor:
Yaşananlar, Nasrettin Hoca fıkrasının modern bir uyarlaması mı?
Aynı hatalar, farklı sahnelerde ve farklı isimlerle tekrar mı ediliyor?
Akademik kürsüler, sadece “benzer tecrübeleri” ve “benzer tartışmalı süreçleri” olanların bir araya geldiği birer sığınak mı oluyor?
Yoksa bu atamalar bir tercihten ziyade, “benzerin benzerini bulduğu” o tehlikeli zihniyetin bir sonucu mu?
★★★
Karabük, nüfusuna oranla Türkiye’nin en güçlü yerel basın ağlarından birine sahip. Sosyal medya haberciliği yapanlar bir yana, Google üzerinde arama yaptığınızda karşınıza çıkan yüzün üzerindeki haber sitesi, bu şehrin gelişmeleri takip etme refleksinin ve soru sorma, araştırma iştahının en somut kanıtıdır.
Bu nedenle;
Karabük Üniversitesi’nin koridorlarında yankılanan her ses, sadece akademik çevrelerde hapsolmaz; doğrudan şehir kamuoyunun vicdanında karşılık bulur.
Tam da bu noktada, Karabük için dikkate değer bir ayrıntıyı hatırlatmakta fayda var.
Şehrimize yeni atanan Valimiz Oktay Çağatay‘ın eşi, yani Karabük’ün yeni “First Lady“si Sayın Hande Çağatay hanımefendi, İletişim Fakültesi mezunu ve akademisyen kökenli bir isim.
Kendisi akademik bir görev alır mı almaz mı bilinmez; ancak gazetecilik refleksiyle yoğrulmuş bir zihnin, kapalı kapılar ardında fısıldanan iddialara ve şehrin iliklerine kadar işleyen bu huzursuzluğa kayıtsız kalması pek olası değildir.
Bu nedenle kamuoyunda böyle bir beklentinin oluşması da gayet doğaldır.
Zira bir iletişimci, sükûnetin içindeki fırtınayı en iyi sezen kişidir.
★★★
Unutulmamalıdır ki; bazen en büyük zarar, yapılan hatadan değil, o hata hiç yokmuş gibi davranan vurdumduymazlıktan doğar.
Fakat gerçeklerin kadim bir huyu vardır:
Üzerleri ne kadar örtülürse örtülsün, günü geldiğinde birer karabasan gibi gün yüzüne çıkarlar.
Ve o gün,
sadece hata yapanlar değil,
o hataya sessiz kalanlar da bu karabasanla yüzleşmek zorunda kalır.